Yaylacılık, her ne kadar eski kavramını yitiremeye yüz tutsa da, yeni yayla turizmi her geçen gün biraz daha popüler olmaya devam ediyor. Kent kökenli insanların, kent setresinden kendini arındırma adına doğal yaşamla buluşma tercihi son 10 yıldır giderek artmakta.  Yayla zamanı yaylalarda sürülerden çok, kent kökenli insanlar rastlamak daha olsı. Hal böyle olunca yaylaların yapısı da bu yeni duruma göre şekilleniyor tabi. 

Yayla yaşamının bir nebze de olsa devam ettiği ve bunun yanında yayla turizminin de giderek geliştiği en zengin coğrafyamızın Karadeniz olduğunu söyleyebiliriz.  Coğrafi ve iklimsel yapası gereği doğallığını koruyor olması, bölgeyi bu anlam da cazip kılan ana nedenlerin başında geliyor.   Karadeniz, büyük yatırımcılar için oldukça kısa bir sezona sahip. Yaz aylarında bile yağmurlar, fırtınalar bölgenin bu anlamda yatırıma açılmasının önündeki engellerden başlıcaları. Ki, içimden iyi ki de böyle diyorum. Bizim gibi düşünen kent kaçkınlarının soluklanabildiği neredeyse tek coğrafya burası kaldı. Tabi bu kimi bölgelerin talan edilmediği anlamına gelmiyor.  Özellikle Ayder Yaylası ve Uzun Göl bölgedeki para kazanma hırsının doğayı nasıl katlettiğine dair iki örnek olarak karşımızda duruyor. Develet eliyle yapılan HES projelerini ve Yeşil yol adı altında yeni başlayan talanı da unutmamak lazım. Devlet ana, doğa anayı kendi eliyle katlediyor. Devletin son cinayet teşebbüsü şu sıralar Artvin Cerhattepe’de yaşanıyor.

Karadeniz yaylaları, Samsun’dan başlayıp; Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin’e kadar devam eden koca bir bölgeyi oluşturuyor.  Bütün bu yaylaları bu yazıya sığdırmak pek mümkün değil.

Doğuya doğru gittikçe, özellikle Rize yaylaları ve Artvin yaylaları doğalıklarıyla ve yayla turizmine uygun yapılarıyla daha bir öne çıkıyor. Ama tabi bırakın Rize ve Artvin’i,  sadece Rize’deki yaylaları da bu yazıya sığdırmak mümkün değil.  Son 10 yıldır bu coğrafyada gitmediğim yayla kalmadı desem yeridir. Natureist Fotoğraf Gezginleri olarak da son 7 yıldır, özellikle bu iki ilimize ait yaylaların pek çoğunu gezdik ve fotoğrafladık. Bu 7 yıllık süreç de bizimle gelen tüm arkadaşlarımızın hayran kaldığı, dönmeyi istemediği iki yayladan bahsedeceğim bu yazıda. Biri Pokut, diğeri Gito Yaylası.

Pokut

Rize merkezden Artvin yönüne doğru giderken Çamlıhemşin tabelalarını izleyip ana yoldan ayrılarak Fırtına deresi boyunca Şenyuva köyüne, eski adıyla Çinçiva, doğru ilerliyoruz.  Köyü hemen geçer geçmez soldan Pokut’a çıkan yolu görürsünüz.   Pokut diye bir tabela aramasın gözleriniz, öyle bir tabela yok. Pokut Dağ Evi’in tabelası var. Yol dedimse, yol da bildiğiniz yollardan değil.  Normal bir binek araçla pek şansınızı denemeyin derim. Hele de yağmurlu bir günde ya da bir gün önce yağmur yağmışsa hiç denemeyin.  Yaklaşık 15 km lik bir tarafı orman, bir tarafı uçurum olan, iki aracın yan yana geçemeyeceği, çoğunlukla toprak, kimi yerleri kaya olan dik bir çıkış. Çıkarken geldiğiniz ilk düzlükte mola vermeniz de fayda var. Çünkü yolun sağında ve solunda Likapa (yaban mersini) var ve tatmadan geçmeyin derim.  Yol boyunca “hangi akla uydum da girdim bu yola” diyebilirsiniz. Ama yol bitip Potuk’a ulaştığınızda “ iyi ki gelmişim “ diyeceğinizden çok eminim.  Yayla da birkaç pansiyon var.  Ama benden size yine bir tavsiye, rezervasyon yapmadan şansınızı deneyim derim. Çünkü yer bulmak oldukça zor.  Bizim son yıllardaki tercihimiz, Pokut Konuk Evi.  Haluk abi, eşi ve Bilkent de okuyan kızıyla birlikte işletiyor bu pansiyonu. Pokut’u tepeden gören konumu, ailenin konuklarına sıcak ilgisi, temizliği ve neredeyse sınırsız ve leziz yemekleri ile her gidişimizde bizi biraz daha kendine bağlayan bir yer oldu Pokut Konuk Evi.


Yayla 2050 metrede ve yamaçta kurlu. Bir tarafında 20 dakikalık harika bir patika yürüyüşle ulaşabileceğiniz Sal Yaylası, diğer tarafında Hazindağ Yaylası var. Karşısında Kaçkar Dağları inci gibi dizilmiş. Burası bir nevi seyir terası gibi. Ayaklarınız yere bassa da, başınız bulutlar değer. Bazen  de bir bakarsınız bulutlar bile ayaklarınızın altında kalır.  Pokut Oran köyünün aşağı yaylasıdır aslında. Yukarı yayla Samitsal. Gece olunca cılız ışıklarıyla göz kırparlar bir birilerine. Pokut da kaldığınız sürece Sal ve Hazindağ yaylalarını da mutlaka görmelisiniz derim. Özellikle gün batımına doğru Sal Yaylasının sırtında olursanız ve tabi hava açıksa, güneşin bir tepsi gibi bulut denize batışını izleme şanız olur. O an, dünyadan iyice koptuğunuz andır. Mavilik yavaş yavaş kızıllaşır, Güneş bir altın tepsi gibi kızıllığın içinden bembeyaz bulut denizin içine girer. Ve ardından kızıllık yerini alaca karanlığa ve yıldızlara bırakır. Siz tam bu muhteşem manzarayla transa geçmişken, inceden bir tulum sesi duyulur ve birden kendinizi horonun içinde bulursunuz.

Eğer yürümeyi seviyorsanız, zaten sevmiyorsanız bu coğrafyaya gelmeniz bir hata olur, Pokut’tan Hazindağ’a gitmenizi öneririm. Pokut, Hazindağ arası yaklaşık 15 km. Orman içi ve su kenarı patiklarıyla, çiçeklerle kaplı düzlükleriyle yürüyüş için harika bir yol. Burası aslında bir Mezra. Potuk’la Elevit yaylaları arasında bir geçiş noktası. Buradaki evlerin tamamı ahşaptan yapılma. Artık birçok yaylada göremediğimiz bir doku bu. Hazindağ’ı gezdikten sonra ister aynı yoldan Pokut’a dönersiniz, isterseniz daha güzel biri öneri olarak da Elevit Yaylasına gidebilirsiniz


Gito

Natureist gezginlerinin diğer hiti Gito Yaylası. Gito da Çamlıhemşin sınırları içinde bir yayla. Pokut’u tarif ederken Çinçiva köyüne geleceksiniz demiştim ya, buradan yukarı Zil Kale’ye doğru devam edip Çad istikametine giderken Gito yaylasına çıkışı göreceksiniz. Çamlıhemşin’den yaklaşık 2 saatlik bir yolculuk sonrası Gito’ya ulaşabilirsiniz. Artık bir başka dünyadasınız. 2100 metre yükseklik de, bulutların üzerinde ve sessizliğin ortasındasınız.  Normalde ülkemiz coğrafyasında 2000 rakımından sonra bitki örtüsü, çalı ve otlara dönse de, Gito’un bir yanı koca gövdeli bir orman.  Burada kalacağınız süre içinde yapacağınız en iyi şeylerden biri de orman içi yürüyüşü yapmak olur.  Gito da olmak kadar Koçira Pansiyonda olmak da ayrı bir keyiftir. Gito’yu Gito yapan ve adını duyuran da Koçira Pansiyon ve onun sahibi Serhan ile ili kadim dostları Turgay ve İbrahim’dir desem yerinde olur. Burası üç er kişinin birlikte işlettiği belki de tek pansiyondur. Bütün yayla pansiyonları aile işletmesi olduğu için, genelde işletmecileri bir çekirdek aile olur. Koçira da aileyi bu üç güzel adam oluşturur. Üçünün de 10 parmağında 10 marifet var desem fazla söylemiş olmam.  Ha bu deduğumu kaldığınız süre içinde kendi gözlerinizle göreceksiniz zaten.

Gito’ya gelindiğiniz anda farklı bir dünyada olduğunuz hissine kapılırsınız önce,  Koçira’nın kapısından içeri adım attığınızda ise, şaşkınlık ve hayranlık arası karışık bir duyguya kapılıp, büyülü bir atmosferin içerisine girmiş olursunuz. Özenle döşenmiş,  içindeki eşya ve objeleriyle bir müze havasına bürünmüş bir salonda bulursunuz kendinizi. İçerideki sıcaklığın tek nedeninin şömine olmadığını çok kısa bir süre sonra, Serhan, Tugay ve İbrahim’i tanıdığınızda fark edersiniz.  Odalara yerleşme telaşı bitip de terası keşfettiğinizde, gördüğünüz manzara karşısında büyülenir, ömrümün sonuna kadar burada yaşayabilirim düşüncesi oluşur içinizde.  Kendinizi bu manzaraya kaptırmışken “ yemek hazır” sesini duyup, sofraya gittiğiniz de, sofradaki inceliği gördüğünüzde,” bu üç adamın işi olmaz, bir kadın eli değmiştir” diye bir kuşku uyanır içinizde.  Üstüne bir de yemeklerin lezzeti eklenince, kuşkunuz giderek büyür.  Ama ilk günün sabahında A dan Z ye her şeyi bu üç güzel adamın ( kendi tanımlarıyla Koçira'nın Delileri) yaptığına şahit olup, içinizdeki kuşkuyuyu yok edeceksiniz. Yemekten sonra Koçira da müzik başlar. Karadeniz’in bir birinden güzel türkülerini tulumuyla, tefiyle, bağlamasıyla ve sesleriyle yine bu üç adamdan dinler, siz de onlara katılırsınız. 

 

Sabah kahvaltıdan sonra yolunuza rengarenk mantarların çıkacağı orman içi yürüyüşü yapabilirsiniz. Ya da Badara Marazlarına gidip, oradaki yaşamı ve manzarayı izleyebilirsiniz. Gün batımına doğru Got’unun üstüne çıkıp, güneşin dağların arasından bulut denizinin içine batışına tanıklık edebilirsiniz..

Ertesi gün aracınızla Ambarlı yaylasına gidip, buradan güzel bir yürüyüşle Yedi Göllere çıkabilirsiniz, ki bunu mutlaka yapın derim. Hatta bir günü de sadece pansiyonun, Koçira'nın keyfini çıkarmak için kullanmanızı öneririm. Biraz geç kalkın,telaşsız bir kahvaltı keyifi yapın, salondaki Serhan'ın çektiği fotoğrafları izleyin, objelerle iletişim kurun. Yanınızda kitap yoksa, kitaplıktan bir kitap seçip, terasa yayılıp okumaya başlayın. Öncesinde bir müzik seçip çalabilirsiniz ya da doğanın kendi sesini dinleyebilirsiniz. Arada kitaba ara verip karşınızdaki dağları seyredin, düşler kurun. Bir ceylanın telaşlı koşmasıyla uyanın düşünüzden. Ve günün sonunda iliklerinize kadar dinlenmiş ve arımış olduğunuzun huzurunu yaşayın. Bunu mutlaka yapın. Çünkü yarın ya da öbür gün yolculuk var ve metropolünüzün karmaşa ve koşuşturmasına döneceksiniz. Ve o dönüş günü gelip çattığında Koçira'dan ayrılmanın ne kadar zor olduğunu siz de yaşayacaksınız.  Bir burukluk çökecek içinize bu güzel insanlarla tek tek sarılıp tokalaşırken.  Ama anında tekrar gelme planı oluşacak kafanızda ve  burukluğunuzu bastıracak.

Dedim ya sadece bu coğrafya da bir birinden güzel ve büyüleyici onlarca yayla var. Onun için gelen herkes buralara aşık olup döner ve tekrar tekrar gelir. Biz de bu coğrafyaya aşık olduğumuzdan her sene geliyoruz. Pokut ve Gito hiç değişmeyen yaylalarımız ama her sene bu ikisine yeni ve farklı yaylalar ekleyerek bir haftamızı bu coğrafya da geçiyoruz.  Eğer siz de bu güzellikleri bizimle yaşamak isterseniz, bekleriz…

2

Yorumlar

  • Bekir Erdoğan

    pokut ve gito yaylaları gezisi yapılacak mı.

  • Hüseyin Çağlayan

    2018 de yapılacak........ Karadeniz turumuz her sene güzergahla farklılaştırılarak tekrarladığımız bir tur.