Bir geleneğin develer üzerinden yansıması...

İnsanoğlu önce taşı yonttu, sonra çeliğe su verdi… İşte hayvanlar ve insanlar arasındaki dengenin hayvanlar aleyhine bozulduğu an tam da bu dönemle başlıyor. Bu andan itibaren hayvanlar, insan denilen yaratığın gazabına maruz kalır. İnsanın, vahşi hayvanlardan korunmasıyla başlayan bu süreç, onları avlamaya, ehlileştirip her türlü ağır işlerini yaptırmaya, eğitim adını verdikleri bir nevi işkence ve cezalandırma yoluyla sirk maymununa dönüştürmeye, bununla da yetinmeyip, onları dövüştürüp üzerinden paralanmaya ve paylanmaya kadar gelir. Yani kendi koruma güdüsüyle başlayan süreç,  zaman içinde parasal ve egosal bir duruma dönüşür.

Selçuk deve güreşlerine giderken insan ve hayvanlar arasındaki bu tarihsel süreç ve kimi arkadaşlarımdan dinlediğim güreşlere dair olumsuz hikayelerin etkisiyle ön yargılı çıkmıştım yola. Kent kökenli insanların, biraz da entelektüel bir çevrenin içindeyse, kenetli refleksi diye tanımladığım kimi refleksleri vardır. Mesela hepimiz hayvan hakları savunucusuyuzdur, ya da sıkı bir doğa sever. Bu duyarlılığa refleks diyorum, çünkü bu grubu oluşturanların birçoğu ne hayatları boyunca doğanın içinde olmuştur, ne de kedi ve köpek dışında bir hayvanla iletişimi.  Ama sıkı savunucuyuzdur hani.  Kendini yaşadığı döneme tanıklık etmeye ve belgelemeyen çalışan bir fotoğrafçı ve hasple kadar yazar olarak tanımlayan biri olarak iyi ve kötüyü ayırt etme lüksüm olmazdı. İyinin yanında kötüyü de belgelemek ve paylaşmak bu işin bir parçasıydı. Ama dedim ya, yola çıkarken ön yargılarımı da cebime koymuştum.


Fotoğraf çeken ve yazan biri olarak objektif olmak gibi es geçemeyeceğim bir misyonum olduğundan, deve güreşlerini enine boyuna gözlemlemek ve öğrenebilmek adına güreşlerden iki gün önce gittim Selçuk’a. Organizasyona uzak bölgelerden katıldıkları için erken gelen deve sahipleriyle, organizasyonu yapan insanlarla ve bölgede yaşayan insanlarla uzun uzun sohbetler yaptım.  İlk iki günüm tamamen bu görüşmelerle ve develerin konakladığı damlarda geçti. Burada pek çok deve sahibi ile tanışıp, sohbet etme şansı yakaladım. Anlattıkları ve gördüğüm şuydu. Develer onla için çocukları gibiydi. Hani tıpkı bizim evlerimizde beslediğimiz, kedi ve köpeklerimiz gibi. Ki o koca hayvanların bakımlarının da ne kadar zor olabileceğini siz düşünün. Hayvanların hepsinin altına halılar serilmiş, etraf temizlenmiş, kimi çoluğunu çocuğunu da alıp geldiği gibi, devesine de çocuğunun adını vermişti. Bakım demişken, her bir devenin aylık 3-5 bin lira gibi bir bakım masrafı olduğunu öğrendiğimde önce şaşırdım, ardından da hemen deve güreşlerinin parasal yanını sorgulamaya başladım. Nasıl bir para kazanıyorlardı ki, bu kadar para harcayabiliyorlardı. Bu araştırma sonucunda beni şok eden bir gerçekle karşılaştım; bu işte para dönmüyordu. Daha doğrusu bir para dönüyordu ama bu sadece organizasyonun gerçekleşmesi adına dönen küçük sayılacak parasal boyuttan öte bir şey değildi. Develerin güreş başına aldıkları para 200 TL ile 2.000TL arasında bir rakammış. Ve bu rakam da devenin tecrübesine göre belirleniyormuş. Her devenin de sadece bir kere güreştiğini düşünürsek, alınan paranın da kelimenin tam anlamıyla devede kulak kaldığını söyleyebiliriz. Peki o zaman bu insanlar bunca parayı ne adına harcıyorlardı. Yine yaptığım görüşmeler ve gözlerim sonucunda benim çıkardığım sonuç şu oldu. Çanakkale’den başlayıp Antalya’ya kadar uzanan ve adına Aydın çukuru denen bölge var. Burada irili ufaklı birçok Yörük kasabası ve köyü yer alıyor. Ve buralarda deve sahibi olmak bir statü. Genellikle kasabının varlıklı aileleri besliyor bu develeri. Ve bu babadan çocuğa geçen geleneksel bir yapıya da sahip. 


Güreşlere gelince, bu güreşler Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen, Aydın Çukuru diye tabir edilen ve Çanakkale’den Antalya'nın bir bölümüne uzan bölgeye yerleşen Türklerin/ Yörüklerin bir dönem hayatlarının vazgeçilmez bir parçası olan develer üzerinden geleneklerinin ve kültürlerinin devam etmesini sağlayan sembolizme olaylardan biri aslında.
 Yani bir Yörük geleneği.  Yörük insanın müziği ile, renkleri ile, el işçiliği ve bir çok geleneksel unsuru ile kendisini yansıtmasıdır demek çok daha doğru bir yaklaşım olur.  Devenin sırtındaki hamut süslenmesinde kullanılan motifler, incik boncuklar ve renkler bu anlamda güzel bir örnek olabilir.  Güreşlerden bir gün önce en süslü deve yarışması yapılması da anlaşıldığı gibi tesadüfi bir durum değil.  Bu yarışmayı kazanmanın da ne kadar önemli olduğunu sanırım görerek yaşamak gerek. İlk gün damlarda sade halleriyle gördüğüm develeri, ikinci gün süslenmiş halleriyle görünce yarışmaya  ne kadar önem verdikleri anlaşılıyordu.. Bu önemli yarışmanın ödülü de bir çan. Evet  evet, hani hayvanların boynuna takılan, kimi yörelerde kelek de denilen çan. Ve bu büyük! ödülü alabilmek için iki devesinden birine (9 yaşındaki kızının devesine) 3.000 TL'lik süs alan ve yarışmayı kazanamayınca da kızı için üzülen bir deve sahibi de tanıdım.  O kız çocuğunun adı Handecandı. Handecan geleceğin hanım ağlarından bir olacak gibi duruyor. Ve Handecan, benzeri birçok örnekten sadece birisiydi. Babasıyla birlikte bu süreci paylaşan pek çok çocuk ve genç gördüm… Bu da bana, geleneğin kaybolmadan devam edeceğini gösteren işaretlerden biri olarak geçti. Ve bu güreşler devam ettiği sürece Anadolu'nun bir çok kasabasında yok olmaya yüz tutan bir çok zanaat dalı da varlığını sürdürmeye devam ediyor. Yani güreşlerin bu anlamda kültürel bir yanı olduğunu da burada belirtmek gerekiyor. Diğer işaret ise güreşi seyretmeye gelen insan kalabalığı ve yaşanan ritüeldi. Şöyle ki; güreşler sabah 10 da başlıyordu ama insanlar alana sabah 6-7 den itibaren gelmeye başlamışlardı. Üstelik eşleriyle, çocuklarıyla, mangalıyla, etiyle ve rakısıyla… Masalar düzüldü, mangallar yakıldı, nargileler çekildi. Civardan gelen romanların davulu zurnası, darbukası, klarneti eşliğinde içkiler gırla içildi. Bir şenlik ve piknik havası eşliğinde 15 binden fazla insan sabahın köründen, akşama kadar güneşin altında yediler, içtiler. Ama bırakın her hangi bir kavgayı, bir tek münakaşa dahi olmadı. Alanda tek bir polis yoktu. Sadece kapı girişinde bir kaç jandarma vardı, onlar da büyük ihtimal vali beyle gelmişlerdi.  Bu yanıyla bile gerçekten şaşırtıcı bir durumdu benim için.


Dinlediklerim, gözlemlediklerim ve yaşadıklarımla ben sürekli şaşırmaya devam ediyordum. Bunlardan bir de Selçuk ÇYDD başkanı Metin Çıtak’la Kent Belleği müzesinde yaptığım sohbet de oldu. Deve güreşleri geleneği üzerine konuşurken Metin Bey, çok farklı bir konuyu dile getirdi. Hani biz kent refleksli insanlar hayvanların saha içerisinde güreştirilmelerine bakıp üzülüp kınıyoruz ya bu durumu. Bizim baktığımız sadece bir yanı.  Atladığımız yanı ise, Metin beyin altını çizdiği, güreşlerin deve popülasyonunun devamını sağlamasıydı. “Develerin, motorlu araçlarla birlikte taşımacılık olayından çekilmesiyle işlevlerinin bittiğini, güreşlerinin olmaması durumunda bu hayvanları ancak hayvanat bahçeleri gibi doğal olmayan ortamlarda görebileceğimizden” bahsetti. Yani bir de bu yanı var işin.  Yine Selçuk’ta yaşayan folklor araştırmacısı Muammer Kale’den aldığım bir bilgiyi de burada paylaşmak istiyorum. Çünkü bu konu da deve güreşleri ile ilgili değerlendirme yapmak açısından oldukça önemli bir konu bence. Muammer bey güreşlerin her yılın Ocak ve Mart ayları arasında yapıldığını, bu dönemin seçilmesinin tek ve önemli bir nedeni olduğunu, Ocak ve Mart ayları arasında hayvanların kızgınlık dönemlerinde olduklarını söyledi. . Belgesel kanallarından eminim hepimiz aşinayızdır bu konuya. Bir aslanın, bir geyiğin hatta bir kuşun bile o dönemde, sürüye lider olmak ya da sürüdeki en güzel dişiyi kendine almak için dövüştüklerini/ öldürdüklerini izlemişizdir. O  dönemde doğadaki tüm hayvanlar için geçerli olan güdüsel bir durum bu.  Yani bu insanlar, köpek ve horoz dövüşçüleri gibi develeri alıp, onları karanlık bir dama kilitleyip, kimseyle görüştürmeyip, aç susuz bırakarak, saldırmayı ve ısırmayı öğretmiyorlar. Develeri saha da karşı karşıya getirip bıraktıklarında hayvanlar bunu doğaları gereği güdüsel olarak yapıyor.  Yine Metin bey’ in anlatımıyla doğada serbest yaşayan vahşi develerin bu dönem de çok saldırgan olduklarını ve birbirlerini öldürdüklerini öğreniyorum. Unutmadan, güreşten önce develerin ağızlarının, çene askısı diye bilinen bir özel bir bağlama sistemiyle bağlandığını ve birbirlerine ısırarak zarar vermelerinin engellendiğini de söylemeliyim.Tüm bu gözlem ve bilgilerden sonra gelirken cebimde taşıdığım soru işaretlerinin ağırlığının azaldığını hissediyorum.


Sanırım artık sahaya inip, güreş kısmına değinmenin zamanı geldi. Ama sahanın içine inmeden önce,  organizasyonun nasıl yapıldığına da değinmek gerekiyor. Çünkü bu süreç,  içinde barındırdığı ayrıntılarıyla, bu kültüre ve bu kültürü yaşatan insanlara dair özel ipuçları veriyor.

Güreşler Ocak ve Mart aylarında yapılıyor ama her bölgenin tarihi önceden belli. Her bölge o sene hangi develeri güreştirecekse aylar öncesinden tek tek deve sahiplerine gidip bir söz alıyorlar.  Söz, deveciler arasında senetten daha sağlam. Sözler alındıktan sonra Çatım işlemi yapılıyor. Çatım, hangi develerinin bir biri ile güreşeceğinin belirlenmesi. Bunun için futboldan bildiğimiz gibi kura çekimi yapılmıyor. Develerin yaşları, güreş tecrübeleri, güreş sitilleri ( her devenin farklı bir sitili varmış) gibi birçok kıstas göz önüne alınarak develer çatılıyor, eşleştiriliyor. Biz böyle uygun gördük diye bir şey yok. Çatım işlemi bittikten sonra deve sahipleri aranıp rızası alınıyor. Rızası alınan deve sahipleri yeniden ziyaret edilerek bir anlaşma imzalanıyor. Ziyaret ve ağırlama kısmı bir yanıyla bu insanlar arasındaki ilişki ve iletişimi sürekli sıcak tutan önemli bir sosyal olay işlevi görüyor. Güreşlerinin dışında da bir deve sahibi, başka bir ile giderse ve burada tanıdığı bir deve sahibi varsa onun tarafından karşılanır ve ağırlanırmış. Ya da bir deve sahibinin oğlu farklı bir ilde askere, ya da çocuğu üniversiteye filan giderse, diğer deve sahibi çocuğu karşılar, yedirir, içirir ve gideceği yere teslim edermiş.)   Develer, gidilecek yerin uzaklığına göre bir iki gün önceden getiriliyor.  Deve ve deveyle gelen tüm konuklar da bu sefer organizasyon tarafından ağırlanıyor. Konaklaması, yeme ve içmesi organizasyona ait.  Develerin bölgeye nakliyesi de organizasyon tarafından karşılanıyor. 


Artık geriye sahanın içi kaldı, yani güreş anı. Develer;  baş altı, orta ve baş üstü kategorisinde ve sırasında dengi dengine güreşe başlıyor. Başlamadan önce develerin ağzı çene askısı ile bağlanıyor. Güreşin başlaması için kızgınlık dönemcideki iki deveyi karşı karşıya getirip bırakmak yeterli. Develer de tıpkı pehlivanlarda olduğu gibi çırpma, askıya alma ve bağlama tekniklerini kullanarak güreşiyorlar.  Güreşler sırasında hayvanlara gelebilecek tek zarar, ayağının sakatlaması. Böyle bir  durumda karşı saha içinde ve adları urgancı olan  20 kişi kadar görevli insan var. Ve bu insanlar sadece böyle durumlarda, hakemin işaretiyle develeri ayırmak için müdahale de bulunuyorlar. Yine öğrendiğim kadarıyla bu tür sakatlanma durumları çok rastlanan bir durum değilmiş. İzlediğim Selçuk güreşlerinde 142 deve güreşti. Yani 71 güreş müsabakası oldu ve böyle bir olay gerçekleşmedi.  Benim gördüğüm tek kötü olay, bir güreş sırasında iki deve birbiri ile itişirken, develerden birinin yüzü çitlere sürttü ve kanadı. Hakem güreşi hemen bitirdi.

Bir güreşin süresi 10 dakika. Bu sürede bir deve diğerine üstünlük sağladı, sağladı. Sağlayamazsa güreş berabere bitiyor. Yani bir şampiyon yaratmak adına daha çok güreş yapmak, hayvanları bir birine kırdırmak gibi bir şey söz konusu değildi. Galip gelmek elbet de önemli ama bir deve sahibi için en önemli şey; devenin güreş sırasında rakibinden kaçmasıymış. Konuştuğum bütün deveciler de bunu doğruladı. Güreşlerinin sonunda deve sahibine anlaşılan parası, deveye de bir halı veriliyor. Buradaki önemli konu ise, para ödülünün bir galibiyete endekslenmemsi. Deve yense de, yenilse de ilk anlaşma sırasında konuşulan rakam neyse o rakam deve sahibine takdim ediliyor. Ama organizasyon zarar ettik derse, deve sahipleri hiçbir para talep etmeden, haklarını helal edip gidiyorlarmış. Para konusu gündeme gelmişken yazmadan geçemeyeceğim bir konu daha var.  Diğer hayvan yarışları ve döğüşlerinde gördüğümüz bahis oynama ve bundan parasal bir kazanç sağlama durumu da deve güreşlerinde söz konusu değil.  Aksine, deve güreşlerinin bilinen tarihinden bu yana okul, yol, hastane yapımı gibi sosyal amaçlı yardımlar yaptığı görülmüş.


Kocaman bir önyargıyla yola çıktığım Selçuk’taki deve güreşlerinden kendi adıma çok farklı duygularla döndüm. Tabi ki hayvanlar kendi doğal süreçlerinde, kendi doğallıklarını yaşsa ve  hiçbir şekilde güreştirilmese çok daha iyi olur. Ama sistemin içine dahil olmuş, tamamen paraya ve kazanmaya endeksli yarışları, bir birine linç ettirilen hayvan döğüşlerini ve bunun üzerinden oynanan bahisleri düşününce, deve güreşleri; her şeyiyle o kadar çok bu sistemin dışında kalıyor ki, okuduklarınızdan siz ne düşünürsünüz bilemem ama öğrendiklerim ve yaşadıklarımdan sonra diğerlerinin yanında bana hakikaten devede kulak gibi geliyor artık.

Önceki gezilerden karelerimiz için
tıklayın...

Yazı ve fotoğraflar Hüseyin Çağlayan

 

1

Yorumlar

  • ayhan sözen

    sadece selçuk deve güreşlerine değil...genel bir bakış açısı ile faydalı bir makale olmuş ..paylaşım için teşekkürler..