Dansın müziğin aşkın ve devrimin ülkesi…

İlk ergenliğimden bu yana hayallerimi süsleyen bir ülkeye gidiyordum.  Yaşayan efsane Castro’nun memleketine.  Ya da ergenliğimizden beri kahramanımız olan, odalarımızın duvarlarını posterleriyle, tişörtlerimizi resimleriyle süsleyen Che Guevara’nın memleketine. Devrimin ve sosyalizmin belki de dünyada ayakta kalabilen tek memleketine.

Devrim 1958 yılında yapılmıştı. Üzerinden tam 57 yıl geçmiş ve dünya bu süre içinde birçok kriz, savaş vb şeyler yaşamıştı. Küba açısından en önemlisi ve Küba’nın kaderini etkileyen değişim ise, iki kutuplu dünya düzenin yıkılması ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin dağılmasıydı.  Çünkü Amerika ambargosu altında yaşayan bu küçük ada ülkesine ekonomik ve sosyal anlamda tek yardım Sovyetlerden geliyordu. Ve artık bu yardım olmayacaktı. Adada, kayda değer bir yeraltı zenginliği bulunmadığı için, bir sanayiden ve sanayisel  üretimden de  bahsetmek pek söz konusu değil. Ellerindeki tek alternatif turizm. Ama yatırım için gerekli kaynağın olmaması; düşünün ki, ülkede demir ve çimento dahi yok, önlerindeki en büyük sorunu oluşturuyordu.

Küba bu sorunu batılı yatırımcıyla çözdü, başka bir seçenek de yoktu. %51’i devlete ait olmak şartıyla batılı işletmelerin yatırım yapmasına olanak tanıdı. Böylece kapitalizm Kristof Kolomb’un keşfinden sonra Küba’ya yeniden adım atmış oldu. Buradaki en büyük sorun kapitalistlerin yatırımlarıyla birlikte getirdikleri kapitalist yaşam biçimi olmuştur. Bu değişim Cuba’daki rejimin, lüks tüketimden uzak Cuba insanının, değişimine çok ciddi bir etki yapmıştır. Bu bilgileri özellikle yazma gereği hissettim. Çünkü okuduğum birçok Küba gezi yazılarında mesnetsiz ve insafsız eleştiriler yapıldığını gördüm. Bunların başında insanlar aç, kızlar kendini satıyor, fahişelik almış başını gidiyor, sabun bile yok, herkes oradan kaçmak istiyor gibi yakıştırmalar geliyordu. İnsan birkaç yazıda bu bilgileri okuyunca ister istemez etkisinde kalıyor ve ergenliğinden beri hayallerini süsleyen topraklar için üzülüyor.

Şimdi şöyle düşünün, 10- 20 dolar arası maaş alıyorsunuz ( bazılarınızın bu kadar mı dediğini duyar gibi oluyorum. Evet bu kadar) ama aldığınız maaş oradaki yaşam standardı için oldukça yeterli. Tabi siz gözleminizi geldiğiniz yere göre yaparsanız, “yazık bu insanlara” diyebilirsiniz. Çünkü Küba’da sizin bağımlısı olduğunuz lüks tüketim yok.  Eğitim parasız ve herkese eşit eğitim var. Eğitimdeki eşitsizliği bir kenara bırakalım. Siz, çocuğunuzun eğitimi için ne kadar para harcıyorsunuz. Hele bir de özel okula verdiyseniz… Sağlık ve ilaç parasız ki bir de dünyanın en iyi doktorlarından sağlık hizmeti aldığınızı unutmayın. Siz SGK ya her ay ödediğiniz parayı bir kenara koysanız bile, sağlığınıza ne kadar para harcıyorsunuz. Zaten SGK lı değilseniz, yandınız.  Küba’da su parasız. Üstelik doğal. Sizin su gideriniz ne kadar? Mecbur bırakıldığınız kansorejen pet şişelere ve damacanalara ne kadar harcıyorsunuz… Elektrik, evet Cubada ödeme yaptığınız tek kalem bu. Çünkü elektriği petrolle üretiyorlar ve ülkede petrol yok maalesef. Ama Chavez gibi güzel bir adam bu sorunlarını çözmüş. Elektrik için ödedikleri rakamlar ise bizim paramızla kuruşla ifade edilir. Peki siz elektiriğe ne kadar ödüyorsunuz. Hemen hemen herkesin ( %95) bir evi var, kira diye bir şey yok. Sizin bu ülkede ev sahibi olmanız için ne kadar çalışmanız gerekiyor. Hadi ev sahibi olmayı bir kenara bırakın, normal bir ev kirası için maaşınızın ne kadarını vermeniz gerekiyor... Ama onların sizin gibi cep telefonu ve bilgisayarı neredeyse yok gibi. Plazma televizyonlar, bilmem kaç programlı çamaşır makineleri yok, merdaneliler var. Ha bir de Cubada herkesin bir işi, bir evi, bir de arabası olabilir, ikincisini edinme şansız yok. Dolayısı ile bireyler arasında inanılmaz gelir uçurumları da yok. Sokakta yatan evsizler de yok bu ülke de.

Gelişmişliğin göstergesi bize tekonoloji olarak dayatılmıştır. Sağlıklı beslenmeden kimse bahsetmez. Çocukların ne kadar süt tüketebildiği, gelişmişliğin ana donelerinden biridir oysa. Ve Cuba da devlet çocukların süt ihtiyacını karşılıyor. Üstelik pastörize ve kimyasal değil. Çocuk demişken, daha anne karnındayken devletin güvencesinde oluyor. Hamilelik süresi boyunca hem kontrolleri yapılıyor hem de annelere eğitim veriliyor.  Evli olmak gibi bir koşul da yok. Senin ülkende bu yüzden kaç kadın intihar ediyor, kaç bebek hayata gözlerini açamadan sağlıksız koşullarda anne rahminden kazınıyor. Kazınıyor demişken, kadına şiddetti de gündeme getirmek gerekiyor. Burada kadın ve erkek bildiğiniz ya da dayatılan anlamıyla değil, gerçek anlamda eşit. Bunun yanı sıra kadına şiddet neredeyse yok. Olması durumunda da cezası çok yüksek. Senin ülkende yılda kaç kadın şiddette maruz kalıyor, öldürülüyor ve cezası ne…  

Unutmadan, tarım burada tamamen doğal koşullarda yapılıyor, kanserojen endüstriyel ürünlere maruz kalmıyorsunuz. Peki sen kendi ülkende  tükettiğin gıdaların içeriğini biliyor musun… Son yıllarda Kanser vakalarının neden arttığını hiç düşündün mü…

Herkesin Cuba’dan kaçmak istediği konusuna gelince. Bu konuyla özel bir şekilde ilgilendim. Farklı yaş gruplarından pek çok Cuba’lıyla konuştum. Konştuklarımdan biri bile bunu istediğini söylemedi. Bunu anlattığımda “korkudan söylememişlerdir” yorumları geldi. Ama konuştuklarım arasında iki tane zil zurna sarhoş da vardı. Hatta birinin kardeşi Amerikaya kaçmış. Sen neden gitmek istemiyorsun dediğimde, “ gidip ne yapacağım, orada ancak sokak serserisi olurum, 5 yıldır kardeşimden haber alamıyoruz ve belki de bir çete kavgasında öldü” diye ağlamaya başlamıştı. Ayrıca bu konuda şu da çok önemli bir veri diye düşünüyorum. Küba, başta tıp olmak üzere ve eğitim anlamında birçok Latin Amerika ülkesine insan gönderiyor. Hazır ülke dışına çıkmış, kendi ülkesinden çok daha fazla kazanacakları kesinken , bu insanlarda böyle bir eğilim görülmüyor. Sanırım bu da korkuyla açıklanabilecek bir durum değil.

Fahişeliğe gelince… Evet bunu yapan kadınlar var. Çünkü kolay para kazanmanın dünyanın her yerinde bir yolu bu. Kaptilazmin hüküm sürdüğü her coğrafyada bu var. Ama buradaki oran dünyanın hiçbir ülkesiyle kıyaslanmayacak kadar az. Belki de hepi topu sadece Taksim Şişli arasında gece çalışanlar kadar ya vardır ya da yoktur. Kapitalizmin bir şekilde ülkeye girmesiyle eminim bu oran artacaktır…

Bir de tabi Sabun meselesi var… Sabuna muhtaçlarmış… Arkadaş ekonomi denen bilim varoluşu, kıt kaynakların etkin kullanımıdır. Başından beri söylediğim şey, ülkede hammadde ve maden anlamında pek bir şey yok. Devlet de elindeki hammaddeyi etkin kullanmak adına sabuna o kadar ağırlık vermiyor. Kaliteli sabun, ya da reklamlarda gördüğünüz bilmemneli sabun ve şampuanlar üretilmiyor. Ürettiği sabunu da, yiyecekte olduğu gibi, herkese ihtiyacı oranında dağıtıyor. Ve Küba’da inanın kimse pis değil. Hatta temizlik konusunda bizi yaya bırakırlar. Caddeler, sokaklar pırıl pırıl. Yerlerde çöpe rastlamak imkansız. Çoğunlukla Casa’larda kaldık, aile pansiyonları diye tanımlayabiliriz, her gece mis kokulu yataklarda yattım, tertemiz sofralarda bana hazırlanan yemekler yedim. Yani şunun bilinmesinde fayda var; sabunsuzluktan ülke kırılıp göçmüyor, aksine suyla, havayla, gıdayla, cinsel yolla, solunum yolu bulaşan hastalıklar bizden çok, ama çok daha az görülüyor.

Unutulmaması gereken çok önemli  bir konu da, devrimin yapıldığı yıldan, yani 1958 den bu yana bu ülkeye uygulanan bir ambargo var. Yaşı büyük olanlar 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı barış harekatı döneminde uygulanan ambargoyu hatırlayabilirler. Yaşı küçük olanlar ise araştırabilir. O yıllarda bırakın sabunu, benzinden tüpgaza, ekmekten, annemizin margarini olan sanayağına kadar birçok şey yoktu ülkede. Ben çocuk aklımla tüp gaz sırlarını, benzin, ekmek ve yağ kuyruklarını hatırlıyorum. Ve bu küçük ada ülkesi bizim gibi doğal ve yer altı kaynaklara sahip değil ve tam 57 yıldır süren bir ambargo uygulamasına mahkum.

 

Sanırım artık Küba seyahatine başlayabiliriz.

Küba’ya aktarmasız uçmak pek mümkün değil. Aslında Türk Hava Yolları uçuyor ama bilet fiyatları da öyle uçuyor ki, haliyle aktarmalı bir seferi tercih ediyorsunuz.  Air France, Air Canada, KLM ve Aerflot gibi firmalar Küba’ya seferleri olanbir kaç firma. Biz en uygun bileti Air France’dan  bulmuştuk (900 Euro) Önce 4 saatlik bir Paris uçuşu. 2 saatlik bir bekleyiş ve sonrasında 11 saat süren Havana uçuşu ile toplam 17 saat süren bir yolculuk sonunda Havana’ya indik.

Havana ve Şaşkınlık

Valizlerimizi alıp aracımıza binmeden önce para bozdurmamız gerekiyordu. Çünkü Cuba da her yerde para bozdurabileceğiniz bir yer bulma şansınız yok. Hava alanı çıkışında bu işlemi yapabileceğiniz resmi 2 ofis var. Haliyle de biraz kuyruk. Ülkede iki para brimi var. 1. Cubalıların kullandığı Peso. 2. Turistlerin kullandığı CUC. 1 CUC yaklaşık 1 Euro’ya eşitti. Para bozdurlmak için beklerken  ilk gözüme çarpan bir yanda yaşları 1958 ve öncesine ait arabalarla, diğer yanda pırıl pırıl ve hepsi aynı firma logolarını taşıyan otobüs ve midibüsler oldu.  Bizim aracımız da bu midibuslerdan biriydi. Çin malı olduğunu öğrendiğim, içi ve oturumu son derece iyi dizayn edilmiş bir araçtı. Yıllardır tur yapan biri olarak mahkum edildiğimiz 27 kişilik Isızu ve diğer modelleri düşününce, bizde niye böyle araçlar yok demekten kendimi alamadım. Yol boyunca dikkatimi çeken diğer konu da temizlik ve yeşil oldu. Çok matah otoban yollar yoktu belki ama geçtiğimiz bütün yollar, yollara bağlı mahallelerin sokakları tertemizdi. Bir de yol kenarları ve hatta gidiş geliş yolları ayıran orta refüjlerin yemyeşil ağaçlarla  kaplı olması. Bu temizliği tüm Küba gezimiz boyunca gittiğimiz her yerde görünce, bunun bir eğitim olayı olduğunu anlamak güç olmadı.  Kalacağımız otel Havana merkeze biraz uzak, zamanında Amerikalı zenginlerin yaşadığı, büyükelçiliklerin bulunduğu, şimdilerde ise büyük otellerin bulunduğu bir bölge olan Miramar’daydı.  Burada Havana merkeze göre daha uygun ve daha konforlu oteller bulabilirsiniz.  Taksi sizi 10 CUC’a Havana merkeze götürüyor. Kaldığımız otel bize pek Küba ruhunu vermiyordu. Daha çok Antalya’da 5 yıldızlı bir otele gelmiş gibiydik.  Bu arada oteli Küba ruhundan bağımsız değerlendirirsek, odalarından, açık büfe yemeklerine 2 büyük havuzuna kadar övgüyü hak eden bir otel olduğunu söylemeliyim.

Ve Havana merkezdeyiz. Ama burasının filmlerde ve belgesellerde gördüğümüz Küba ve Küba ruhuyla bir alakası yok. Eğer İstanbul’da yaşıyor Tarlabaşı ve Dolapdereyi biliyorsanız, yapısal olarak pek yabancılık çekmiyorsunuz. 4 ana meydan; Katedral Meydanı, Plaza De Armas, , San Francisco de Asis Meydanı, Plaza Vieja.  dışındaki tüm sokaklar gerçekten Tarlabaşını anımsaatı bana. Meydanlarından uzaklaştıkça hem yapısal hem de yaşamsal anlamda bir düşüş gözlemliyorsunuz.  Ana meydanlar oldukça turistik öğelerle dolu. Bunlar da fotoğraf için güzel ama puro içen kadın sizden bunun bedeli istiyor. Arka sokaklara gittikçe daha sıcak insanları ve daha gerçek yaşamları görme ve fotoğraflama şanız oluyor.

Ve tabi müzik… Her sokakta müzik yapan birileri ile karşılaşmanız mümkün. Özellikle de akşamları Malecon adı verilen İzmirin kordonu gibi olan yerde bir gece yürüyüşünü yapmadan Havana’dan gitmeyin derim.


Trinidad ve beklediğimiz Cuba…

Havana’daki şaşkınlık ve kaostan sonra nihayet beklediğimiz Küba’ya gelmiştik.  Burası Kolonyal dönemden kalma mimarisi, rengarenk tek katlı evleri, birkaç küçük meydanı, taş döşeli dar sokakları ile oldukça şirin bir mekan.  Bu şirin güzelliğin tamamlayıcısı da güler yüzlü ve sıcak insanları.  Küba’ya gelmeden önce konaklama planımızı Havana dışında hep Casa Particular’ları  seçmiştik.  Amacımız her yerde yaşadığımız otel yaşamının dışında, yerel halkın yaşamlarına dokunabilmekti. Ki çok ta iyi yapmışız.  Burada Casla’lardan bahsetmek istiyorum biraz. Küba’da çok yaygın olan bu konaklama şekli şöyle çalışıyor. Evinizin bir ya da birkaç odasını pansiyon şeklinde kiraya vermek için devlete müracaat ediyorsunuz. Devlet size bir belge veriyor, ki, tüm Casa olan evlerin kapısında o evin Casa olduğuna dair bir işaret görüyorsunuz. Odalar oldukça mütevazi ve Küba’daki yaşamı yansıtıyorlar. Ve olabildiğince de temizler. Çoğu ev sahibi İspanyolcadan başka bir dil bilmiyor ama dedim ya o kadar sıcak ve cana yakınlar ki, anlaşamamanız neredeyse imkansız. Oda Fiyatları ortalama 30 CUC yani yaklaşık 90 TL civarında. Buna kahvaltı da dahil.  Kişi başı 45 TL gibi bir rakama geliyor. Eğer isterseniz ev sahibiniz size akşam için yemek de hazırlıyor. Biz istedik ve bol çeşitli ve özenle hazırlanmış yemeklerden de oldukça memnun kaldık.  Evlerimiz yan yana olmasa da aynı mahalledeydi ve akşamları ve sabahları bir birimize kapı önü ziyaretler de yaparak unuttuğumuz komşuluk duygusunu yeniden tattık. 

Casalarımıza yerleşip önce merkeze indik. Plaza Mayor. Rehberimizden aldığımız kısa bilgilerin ardından öğlen yemeğinde buluşmak üzere kendimizi Trinidad sokaklarına attık. Eğer bir de benim gibi fotoğrafçıysanız burası inanın tam bir açık hava fotoğraf stüdyosu gibi.  Öylesine keyifli fotoğraflar çektim ki, öğlen yemeği buluşmasına istemeye isteye gittim desem yeridir. Bu arada 4 kişi at kiralayıp küçük bir tur bile yaptık.  Yemekten sonra tekrar kendimizi bu güzel sokaklara ve yaşamın içine bıraktık.  Merkezin dışında yeni oluşan mahallelere kadar gittim. Yine renkli evler de olsa, bunlar; sonradan yapılan gece kondu tipi evlerin oluşturduğu mahalleler. Ama yine ter temizler ve bir birinden güzel insanlar yaşıyor burada da.  Hiç bilmediğim bir dilde sokaklarda sohbettim insanlarla.  İkram ettikleri kahvelerini içtim. Ben bu güzellikleri yaşarken zaman öyle hızlı akmış ki, havanın kararmaya başlamasıyla fark ettim bunu.  Ev sahibim bana yemek hazırlayacağı için geç kalmak ayıp olurdu.  Merkezden uzaktım ama dedim ya burası çok küçük bir yer. Navigasyon yanım da iyi olduğu için kaldığım evi bulmakta da hiç zorlanmadım.  İçeri girdiğimde harika hazırlanmış bir sofra beni bekliyordu. Eti, pilavı, salatası, koca bir karışık meyve tabağı, adını her seferinde unuttuğum ama patatese benzer bir şeyden hazırladıkları ve bizim bakkaldan satın aldığımız evde yapılmış cipsler. Ve tabi tropikal meyve suyu. Hem de koca bir sürahi ve buzlu. Üstüne de güzel bir Küba kahvesi içince daha ne isteyebilir ki insan. 

Ama durun daha Trinidad’ın bir başka özelliğe de gece hayatı. Evet burada bir çok dans kulübü ve bar var. Ve tabi Mojito var. Bu güne değin içtiğim içimi en güzel içkilerden biri. Bir de Küba’nın meşhur dansı Salsa var. Bilmenize gerek yok. Eğer bir kadınsanız şanslısınız, çünkü bu mekanlarda size bu dansı yaptıracak Cubalılar var. Sizi davet ediyorlar ve bir şekilde öğretiyorlar ve bu konuda da oldukça başarılılar. Eğer erkekseniz sadece biraz cesaretli olmanız yeter. Çünkü Kübalı kızlar sizi dansa kaldırmıyor ama teklif ederseniz kesinlikle hayır demiyorlar. Özellikle merkezde, Merdivenler diye tanımlanan açık hava mekanı ile Casa de la Musica en meşhurları diyebilirim.

Trinidad’da yapılacaklar bunlarla sınırlı değil. Okyanusun dibine kadar gelip burada denize girmeden de olmaz. Ancon plajı merkeze 10 km uzaklıkta bir plaj. Buraya gitmenin birkaç yolu var. Bisiklet kiralayabilirsiniz, ya da bisiklet taksi. Ya da oldukça eski model üstü açık bir araba ile anlaşıp gidebilirsiniz.  Ben arabayı seçtim ve 10 CUK ödedim. Yüzüp, güneşlemenin yanısıra burası gün batımında iyi fotoğraf çekebileceğiniz bir yer de aynı zamanda. 

Santa Clara

Santa Clara, Cuba adasını doğudan batıya ikiye ayırırsanız neredeyse Cuba’nın orta noktası gibi.  Burayı önemli kılan ise Che Guevera’nın mozalesinin burada olması.  Konaklamak için pek düşünülecek bir yer değil, ama Cuba ile özdeşleşen büyük devrimci Che’nin anıt mezarını ve bu anıt mezar içindeki müzeyi görmek önemli bence.  Che’nin devrim sürecindeki yaşımına hem hiçbir yerde görmediğiniz fotoğraflarıyla hem de özel eşyalarıyla tanıklık etme şansınız var. Orada olmak gerçekten insanı duygulandırıyor. Arjantinli aristokrat bir ailenin oğlu, tıp okuyor ve tüm bunları bırakıp kendini Latin Amerika’da devrime adıyor. Küba’da Devrimi gerçekleştirdikten sonra bu çok sevildiği ülkede kalıp hayatı boyunca iyi bir şekilde yaşayabilecekken, 1965  yılında Küba’ dan ayrılıp, ütopyasını ( tüm Latin Amerika’da devrim yapabilmek) gerçekleştirmek adına Bolivya’ya geçiyor ve 1967 de CIA ve Amerikan ordusunun özel harekat brimleri  tarafından yakalanarak yargısız infaz ediliyor. Hele bir de kısaca anlattığım bu hayat hikayesini biliyorsanız yaşadığınız duygu gerçekten kat be kat artıyor.

Santa Clara’da görülmesi gereken diğer bir yer de, Che ve beraberindekilerin diktatör Batista’ının askerlerini ve cephanesini taşıyan treni ele geçirdikleri yer. Burası da bir anıta dönüştürülmüş ve vagonların içi müze haline getirilmiş. Santa Clara Küba’nın ortasında demiştim ya, bu yanıyla stratejik olarak çok önemliymiş ve burayı ele geçirenin savaşı kazınacağı düşünülüyormuş. Che ve adamları bunu başarmışlar.

Yine gitmişken görmeden geçmeyin diyeceğim diğer bir yer ise Kominist Partisi binası önündeki Che’nın bir çocukla olan heykeli.  Bu büyük heykelin detaylarında Che’nın hayatında önem verdiği her şeyi görebilirsiniz. 

 

Cienfuegos


Havandan çıktığımızdan beri düşlediğimiz gerçek Küba’yı yaşamaya devem ediyoruz. Santa Clara ve Cienfeagos arası bu anlamda pek çok küçük yerleşim birimi var ve maalesef onları ardımızda bırakarak Cuba havasını en iyi yaşadığımız yerlerden biri olan Cienfuegos’a geliyoruz.  Aslında burası da 1 saatlik mola yeri planda ama sonuçta plan bizim için var ve ben de palnı değiştiriyorum.  Akşama kadar bu güzel şehri gezeceğiz. Şehir ismini Cuba devrim liderlerinden bir olan Camilo Cienfuegos’tan almış. Camilo, Che, Castro kadar bilinmese de Cuba devriminin önemli isimlerinden ve Devrim sonrası da ordu komutanlarından biri.


Sınırlı zamanımız olduğundan bu kenti doya doya dolaşamadık. Okyanus tarafına ve kordonuna gidemedik mesela. Ama bu küçük şehrin birçok sokağını ve tabi ki güzel meydanını görme şansımız oldu en azından.  Meydandaki Tomas Terry Tiyatro binası gerçekten görülmeye değer bir yer. Sokaklar bir fotoğrafçı için bulunmaz yaşam kareleriyle dolu. İnsanlar inanılmaz güzel. Bu kısa zamanda bile 3 eve davet edildim. Onların yaşamına tanıklık etmek, gerçekten keyifliydi. Bir sonra ki gelişimde burayı bir konaklanacak yerler arasına ekleyerek buruk bir şekilde ayrılıyorum Cienfuegos’tan.

 Vinales

Vinales, Küba’nın en batı ucunda yer alan Pınar Del Rio eyaletinde küçük bir kasaba.  Havana ile arası 130 km. Yollarda trafik filan olmadığı için yolculuk çok rahat. Bunu tüm Cuba için söylemek mümkün.  Havana’yı arkamızda bıraktıktan kısa bir süre sonra doku değişmeye, yeşermeye başlıyor. Pınar Del Rio zaten Küba’nın meşhur purolarının üretildiği tütün çiftliklerinin olduğu yer. Hemen belirtiyim, dünyaca ünlü purolar da buradaki fabrikada üretiliyor.  Yine bilmenizde fayda var,  hiç te ucuz değiller. Bir süre sonra aracımız duruyor ve Vinales Vadisi diye bilenen ve Unseco tarafından koruma altına alınan vadiyi tepeden görebileceğimiz bir seyir terasında duruyoruz. Manzara gerçekten büyüleyici.  Etrafı tepelerle çevrili, göz alabildiğine yeşillik. Palmiyeler ve tütün plantasyonları.  Bu seyri doyumsuz vadiyi izledikten sonra Vinales kasabasına doğru iniyoruz. İlk durağımız bir çiftlik. Yine sıcak insanlar karşılıyor bizi. Önce tropikal meyve suları ikram ediliyor. Kimsenin para pul istediği yok. Rehberimiz gönlünüzden kopanı bırakın diyor.  Gerçekten Havana dışında gittiğimiz her yer hem insan yapısı, hem de doku olarak bizi oldukça etkiledi.  Çiftlikteki gezimizin ardından kalacağımız Casalara yerleşmek üzere kasabaya geçtik. Burası rengarenk tek katlı evleri, evlerin önünde verandaları, verandaların içinde en az iki adet sallan koltukları ile insana huzur veriyor. Yine aynı mahalle içinde komşuluk yapacağımız evlerimize yerleşiyoruz.  Evinde kaldığım aile, İspanyol kökenli sarışın bir aile. Evin büyük oğlu Hugo benimle ilgileniyor ve tek tek bütün aile fertleriyle tanışıyorum önce. Kocaman, iki adet çift kişilik yatağı olan bir oda. Odanın evden bağımsız  bahçeye açılan bir kapısı da var. Odaya yerleşir yerleşmez, akşam yemeği ile ilgili ne isterim sorusunu da yanıtladıktan sonra fotoğraf çantamı alıp çıkıyorum. Her sokakta ayrı bir yaşam var. Burada aynı zamanda at ve öküz, öküz dediysem bizim buralarda gördüklerimizin 2 -3 katı büyüklüğünde hayvanlar, oldukça revaçtalar. At arabaları ulaşımda kullanılıyor. Fayton gibi içinde ailesiyle bir yerlere giden insanlar görüyorum. Bisiklet de oldukça yaygın.  Toplu ulaşım için kasası büyütülmüş bir kamyona, sonra da römork eklenmiş bir traktöre rastlıyorum. Kasabanın ana caddesinde arada bir geçen ve Küba’ya güzellik katan rengarenk eski arabalar burada da var tabi.  Gerçekten puro kadar, bu eski Amerikan arabaları da Küba’yı Küba yapan özelliklerin başında geliyor. Tümü bana yabancı bu güzelliklerin arasında  şaşkın şakın gezerken bir anda kendimi tütün çiftliklerinde ve atların arasında buluyorum. Burada olmak, bu havayı koklamak ve fotoğraf çekmek gerçekten anlatılmaz bir duygu. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, yemeğe geç kalmamak için hızlı adımlarla geri döneyim derken bir anda kendimi ana caddede buluyorum. Ve anlıyorum ki yerleşim alanı küçük bir kasabadayım. Cadde üstünde sağlı sollu restoranlar ve cafeler var. Vaktim de var ve bu sıcakta soğuk bir mojito iyi gider diyip, mojito söylüyorum. İçindeki nane ve buzla bu içki gerçekten ferahlatıcı. Sigara için çakmağını istediğim zenci kadın, Kenyalı çıkıyor ve 1 hafta önce Türkiye’de olduğu söylüyor. Biraz sohbetten sonra akşam yemeği için Casaya gidiyorum. Bana evin salonunda çok güzel bir masa hazırlamışlar. Kendileri için de bahçde küçük bir masa. Hugo’ya onlara katılmak istediğimi söylüyorum. Aynı dili konuşamıyoruz ama masanın küçüklüğünden ve rahat edemeyeceğimden bahsediyor. Israr edince hep birlikte keyifli bir akşam yemeği yiyoruz.  Bu arada ilk geldiğimde Hugo bana kahve ikram etmişti.  Sütü anlatana kadar akla karayı seçmiş ama başarmıştım. Kahve o kadar güzeldi ki, bu güne değin içtiğim en iyi kahveydi diyebilirim. Ve farklı dilleri de konuşsak, giderken bu kahveden almak istediğimi söylemiştim. Yemek sonrası yine aynı kahve geldi. Kahvemi de içtikten sonra, grupla buluşup, Vinales gecelerine aktık. Artık bu grubun bir eğlencesi haline gelmişti. Hava dışında kaldığımız her yerde akşam bir bara gidiyor, mojito içip, salsa yapıyorduk. Daha doğrusu yapmaya çalışıyorduk. Kasaba merkezinde böyle bir tek bar vardı ve barın da içinde bulunduğu meydanın önü ana baba günü gibiydi. Hem yerel halk hem de Küba’lılardan oluşan bir kalabalık. İçeride kendimize zor yer bulduk. Bir grup vardı sahnede ve gayet iyi müzik yapıyorlardı. Tabi pistte de oldukça kalabalık salsa yapan bir güruh.  Müzik ve dans bu adamların kanına işlemiş. Dedim ya salsa bilmenize gerek yok. Söylediğiniz her Kübalı, sizle seve seve bu dansı yapıyor, daha doğrusu size bu dansı yaptırıyor.  Kasaba yeri ne de olsa, bar saat 00.00 da kapandı. Üzülerek çıktığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu. Kasabanın koca meydanı da bir dans yeri gibiydi. Kolonlardan gelen müzikle herkes dans ediyor, Küba yerel birası Bucanero. Bu bira gerçekten harika.

İnsanın hiç ayrılası yok. Ama yarın sabah çok erkenden Vadide özel bir rehber eşliğinde yürüyüşe çıkacağız. Zaten biz turistlerden başka pek kimse de kalmamıştı.

Sabah kahvaltısının ardından yürüyüş yapacağımız rehberimizle buluşup vadinin içine, tütün plantasyonlarına doğru harika bir yolculuğa başlıyoruz. Önce küçük bir gölet çıkıyor karşımıza. Sonrasında ağaçların içinden geçip tütün plantasyonuna çıkıyoruz. Yola, çoğu atlı olan ve katıra binmiş Kübalı kovboylara (Guajirolara)  rastlıyoruz.  Her tütün tarlasının yanında oldukça büyük ve yüksek tavanlı bir yapı var. Toplanan tütünler burada asılarak kurutuluyor.  Yolumuz üstünde bir kaç tanesini ziyaret ediyoruz. Koca yeşil yapraklı tütünleri toplayan insanlar çıkıyor karşımıza. Küçük bir göletin başında hayvanlarını sulayanlar. Ve derken başka bir çiftliğe geliyoruz. Çalışan iki kardeş var ve bunlar bizim yerel rehberin arkadaşları. Masa başına ve bulduğumuz yerlere oturuyoruz. Önce soğuk su veriyorlar bize, sonra da dalından koparıp, kesip dilimledikleri ananasları. Ananasları diyorum çünkü gelen “tamam doyduk” diyoruz ama ne doyması, tamamen ayıp olmasın, Türkler ne açgözlüymüş demesinler diye. Sonrasında kendi elleriyle sardıkları purodan ikram ediyorlar. Purodan çok anlamam ama bu gerçekten güzel. Satın alıp alamayacağımızı soruyorum, olur diyorlar. 6 tanesi 15 CUC. Güzelce muz yaprağına sarıp, paketleyip veriyor.  Tekrar yola koyulup toplamda 4 saat süren bir yürüyüşün ardından yola çıkıyor ve bizi bekleyen aracımızla organik tarım yapılan bir çiftliğe gidiyoruz. Hem çiftliği ziyaret edeceğiz hem de burada öğlen yemeği yiyeceğiz. Çiftliğe dünyanın farklı ülkelerinden gelip burada kalan ve çalışan birçok yabancı var. Organik tarımı öğreniyorlarmış. Çiftlik gezisinden sonra yemeğe oturuyoruz ama gelenleri yiyebilmek mümkün değil. O kadar çok çeşit ve güzel yemek geliyor ki, bir kısmını tadamıyoruz bile.  Ve bu doyurucu lezzetli yemeğin fiyatı, 10 CUC. Yani 30 tl gibi ama bir kişiye gelen yemekle 3 kişi rahat doyar.  Vinales’de yapacak ve görülecek o kadar çok şey varki. Şimdi sırada içinden tekneyle geçeceğimiz bir mağara var.

Cueva Del İndio Mağarası. Vinales’in ilginç yapılarından biri de kayalıklar. Bu mağarada suyun zamanla kayaları aşındırması ile oluşmuş. Giriş için bilet alıp mağaraya doğru yürüdüğünüzde, zamanında İspanyollar tarafından köle olarak kullanılan ve nesli tüketilen yerlileri canlandıran/ anımsatan bir grup genç insanla karşılaşıyorsunuz. Müzikleri, dansları ve bukalemunları ile küçük ama hoş bir gösteri yapıyorlar. E tabi bahşiş vermeden geçmek olmaz.  Mağaranın girişinden içeri girip bir süre ilerleyince dar bir alandan ve eğilerek geçmek zorunda kalıyorsunuz ve sonrasında bir su birikintisi karşılıyor sizi. Derken bir sandala biniyor ve o su içinde yol almaya başlıyorsunuz.  Ve uzaktan görünen ışık huzmeleri dikkatinizi çekiyor. Ve derken o ışık kaynağı büyüyor ve mağaranın çıkış kapısı oluyor. İçeri de, özellikle de huzmeleri gördüğünüz andan itibaren güzel kareler çekebilirsiniz.  Mağaranın içinden çıkıp tekneden inince hediyelik eşya satıcılarının olduğu bir alan çıkıyorsunuz.

Vinales gerçekten gez gez bitmiyor.  Bir başka kayalık yapıya gidiyoruz bu sefer de. Burası milli park gibi koruma altında. Uzaktan devasa kayanın üzerinde renkler ve şekiller görüyorsunuz. Dar ve her iki tarafı yemyeşil olan bir yoldan tatlı bir eğimle kayaya doğru yürüdüğünüzde ilk insanı, insanın evrimini anlatan devasa bir tablo çıkıyor karşınıza. Bu doğal yağlı boya tablonun boyutları; yüksekliği 120, genişliği 180 metre. Ve Cubalı bir ressam ve aynı zamanda coğrafya bilimcisi olan Leovigildo Gonzales tarafından yapılmış. Tablonun adı; “Mural de la Prehistoria” Burada hem yemek yiyebileceğiniz bir yer, hem de nefis taze meyve suları ve kokteylleri içeceğiniz bir yer var.  Güzel ve buz gibi bir kokteyl ile duvar resmini seyretmek ayrı bir keyif, tavsiye ederim.

Son
Eğer turizmi bize dayatılan, betonlaşmış çok katlı otellerden, otellerin açık/ kapalı havuzlarından, havuz başı animasyonlardan, malak gibi yatarak güneşlenene kumsallarından, güne 4-5 öğün ne idüğü belirsiz yemekler yemekten ibaret sanıyorsanız, Cuba’ya gelerek yanıldığınızı çok iyi anlayabilirsiniz. Biz dolu dolu 11 gün boyunca tadına varamadık.  Keşke, ile başlayan yüzlerce cümle kurarak, insanıyla, doğasıyla, dokusuyla, kültürüyle, müziğiyle, dansıyla doyamadığımız bu güzel ülkeden hüzünle  ayrıldık.

Küba fotoğraflarını görmek için tıklayın
Yazı ve fotoğraflar Hüseyin Çağlayan


 

 


 

1

Yorumlar

  • Safa YILDIZ

    Çok başarılı bir yazı olmuş.. Böyle yazıların devamının gelmesini dört gözle bekliyorum..